KÜÇÜK KARA BALIK - Samed Behrengi




      Denizin derinliklerinde yaşlı balık oniki bin çocuğu ve torununu başına toplamış onlara masal anlatıyordu: 
   
      Bir zamanlar annesiyle ırmakta yaşayan küçük bir karabalık vardı. Bu ırmak dağdaki bir kayadan doğuyor ve vadinin tabanında akıyordu.
      Küçük balık ile annesinin evi siyah bir taşın arkasıydı; yosunlar da evin çatısını oluşturuyordu. Geceleri yosunların altında uyuyorlardı. Bir defacık olsun evlerinden ay ışığını görmek küçük balığın özlemiydi.
      Anne ile yavrusu sabahtan akşama dek birbirinin peşine düşer, bazen öbür balıklara karışır, hızlı hızlı küçücük bir mekanda dolaşır dururlardı. Annesinin bıraktığı on bin yumurtadan kala kala bir bu yavru balık kalmıştı.
      Küçük balık birkaç gündür düşünceliydi ve çok az konuşuyordu. Tembel tembel, isteksizce o yana bu yana gidiyor, çoğu zaman annesinin peşine takılıyordu. Annesi, yavrusunda bir keyifsizlik olduğunu, yakında iyileşeceğini sanıyordu ama Kara Balığın derdi öyle böyle dert değildi.
      Küçük Balık bir sabah erkenden, daha güneş doğmadan annesini uyandırdı:
      - Anneciğim, seninle biraz konuşmak istiyorum.
      Annesi uykulu uykulu:
      - Yavrucuğum, bula bula bu vakti mi buldun? Daha sonra konuşsak olmaz mı? İstersen gezintiye çıkalım ha, ne dersin?
      - Hayır anneciğim, artık dolaşamıyorum. Buradan gitmeliyim.
      - Mutlaka gitmen mi gerekiyor?
      - Evet anneciğim, gitmeliyim.
      - Ama, sabahın köründe nereye gideceksin?
      - Irmağın nereye kadar gittiğini görmek istiyorum. Biliyor musun anneciğim, aylardır bu ırmağın sonu neresi diye düşünüp duruyorum. Ama hâlâ işin içinden çıkamadım. Dün geceden beri gözüme uyku girmedi. Nihayet, gidip ırmağın sonunu bulmaya karar verdim. Başka yerlerde neler olup bittiğini bilmek istiyorum.
      Annesi gülerek:
      - Ben de çocukken çok düşünürdüm böyle şeyleri. Yavrucuğum, ırmağın başı, sonu olmaz ki. İşte hepsi bu kadar. Irmak hep akar durur ve hiçbir yere de varmaz.
      - Ama anneciğim, her şeyin bir sonu olmaz mı? Gece sona erer, gündüz sona erer, ay öyle, yıl öyle...
      Annesi sözünü kesti:
      - Böyle büyük lafları bırak bir yana; kalk, dolaşmaya çıkalım. Şimdi laf değil, gezinti zamanı!
      - Hayır anneciğim. Ben böyle gezmelerden bıktım artık. Yola düşüp gitmek, başka yerlerde neler olup bittiğini öğrenmek istiyorum. Bu lafları bana birinin öğrettiğini düşünüyorsun ama bilmeni isterim ki çoktandır düşünüyordum ben bunları. Elbette ondan bundan da çok şey öğrendim. Örneğin şunu anladım: Balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. Sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikayet ederler. Ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?
      Küçük Balığın sözleri bitince annesi:
      - Yavrucuğum, çıldırdın mı sen? Dünya... Dünya da ne demek oluyor? Dünya burası işte; yaşam ise işte yaşıyoruz, varız...


Durum Gurbetlemesi

*Annelerimiz biz küçükken " evladım, tanımadığın insanlarla konuşma" derdi. Biz konuşurduk, hatta kimimiz tanımadığı insanların verdiği şekerleri afiyetle mideye indirirdi.Sonra, bir Tezer kadın çıktı geldi ve şu tümceyi fısıldadı kitaptan ağrı : "Hiç kimseyi yalan söylediğini anlayacak kadar tanımak istemiyorum" . Şimdi, kiminle konuşacağınızı anladınız mı ?



*Bir de eski bir bisikletin olmalı, kırmızı, daktilon gibi. Öyle zinciri falan atmamalı, yolda bırakmamalı; kırmızının hakkını vermeli yani, bir de şehrin....

İthal yanın deli gömlekleri

Telefonu bilgisayarı hatta ışıkları kapatıp mutfağa koştum , kafam deli gibi ağrıyordu,kusacaktım,içim soğudu o an her şeyden ve herkesten. NEDEN ? Neden diye sordum. Tek veya ikili dünyalarında huzuru barındıramayanların dünya sorunlarıyla bile ilgileniyor olması garip değil mi ? Mandela öldü mü ! HAYIR ! Olamaz. Daha dün gittim bir sığınma evine oysa, orada gördüm Mandela'nın ruhunu ; hayır ! Canı sıkılan Tanrı'ya çatıyor ve onu öldürmek istiyordu hatta bugün okumuştum bir yerde yine çiğ bir akıl tanrıyı öldürdüğünü söylüyordu. Tanrı yaşıyor  muydu bilmem ama Nelson öldüyse O da ölsündü ! 

Neyse dedim, sakinleşmeye çalıştım. Neler diyordum ben böyle. Ocağa kahve koydum,sonra bugün aldığım traş makinasını paketinden çıkardım, dışındaki poşetteki kabarcıkları da ihmal etmedim, eee 81-86 arası doğan efsanevi neslin adamıydım  ; hakkımdı böyle oyunlar,misketler ve Cin Ali kitapları. Masaya oturdum ve anlamadığım dilde yazılmış olan (çince) kullanım klavuzuna baktım, resimlere baktım, rakamlara baktım, anladığım tek şey onlardı işte. İnsan da hep anladığı yerden bakardı olaylara,bazen onlara" kesin traşı" diyesim gelirdi. Kahvenin altını iyice kıstım ve doğru banyoya koştum. Makinayı deli gibi daldırdım önce uzayan  sakallarıma sonra saçlarıma. Günlerdir başımı delen ağrı saç diplerimden geçip giderdi belki de, hem biraz hava alsın istedim buraya kış gelmiş olmasına aldırmadan. Seyrek saç diplerimde birikmiş sinirleri görebiliyordum. Beynim izin versem kafa tasımdan fırlayacaktı. Yazık dedim kendime ! Biz bir nesil olarak uyum sağlayamadık bir şeylere; birilerine.  Sakallarımı keserken dünkü konseri ve sığınma evini düşündüm. Söylemiş miydim, Habib ile tanıştım orada, türk olduğumu duyunca "bir mumdur iki mumdur" diyerek şarkı söylemeye başladı gözlerinin etrafı kırışmış defter yaprakları gibi olan Habib. Tebessüm. 

Garp Zamanlar 1

***Ne diyorum biliyor musun Papaz Efendi, insan bilseydi ki gün gelip onu da atacaklar içine,ateşi bulmazdı. Bunu sonradan anladı,zavallı ! Oysa kader dediğin baştan belliydi belki de ; belki de ateş insanı buldu yakmak için. İnsan bundan da korktu ve o gün başladı insanın kendini bir daha bulamamak üzere kaybetmesi. Sence de garip değil mi, ateşi bulan bir varlık grubunun “kendini”  hep arıyor olması ! İnsan “kendini”  ateşe atamazdaki kelime oyunu burada gizli. Belki de ilk kıvılcım yaktı bizi çoktan ve soğumaya başladık dünyayla birlikte. Önce dünya maddeleri soğudu malum, sonra insanlar ,sonra insanlar  birbirine, sonra dünya bize ! Bugün türlü enerji kaynaklarını yine doğanın-dünyanın yüreğinden çalarak icat etmemiz dünya ile arayı ısıtmak için değil mi ? Ben diyorum ki, dünya daha ateşi bulduğumuz anda anladı bizim ne mal olduğumuzu, teknoloji –ki ateş en büyük teknolojidir-  bize yakışmıyordu belki de...

*Annemi aradım,hastaymış.Annemle konuştum,hastaymış. Annemi özledim, hastaymış. Annemin kokusunu özledim, hastaymış. Annemden bana bir ben kaldı sol göğsümde,kan tuttu onu da, annem hastaymış. Babam,sakallarımda sakallarından esmerlik ve sigara kokusu bulaşmış babamla konuştum, Annem hastaymış. Babam...Saçlarındaki beyazlar kadar beyaz başka bir şey yok bu dünyada ama annem de hastaymış......


İki dünya var biri diğerine değer biçilen
İki yol var iyi ve kötü
İki göz iki el iki ayak yolu olana
Tüm bu zenginlikte tek ağız var
Kelimelerse sınırsız
İşte bu yüzden
Susmak bir istikrar işidir gözlerine bakarken