Resm/î Konuştuk

Soru: resme bakınca ne hissediyorsun ?
- Bilmem,buhranıma uygun düşüyor. Mutlu ediyor bu beni. 

Soru: ilk gördüğünde ne düşündün ?
- O zaman onsekiz yaşındaydım. Antalya'da, daha sonra sürekli gitmeye başladığım kafenin duvarında görmüştüm-adı Simurg-. Adını bilmiyordum ve "fırtına" olabilirdi. Zaman gibi bir fırtına; giderek yarılaştığımız, her şeyin içinde yarım olduğu; bizden alan,aklımızdan-hafızamızdan çalan bir fırtına . Yani, yaşayarak tam olmak değil aslında zamanla olacak olan, tam geldik ve tam olanlara dokunup dokunup yarılaşacağız. Ömrün yarısı burada,diğeri nerede henüz bilmiyoruz.Deniz doğada kocaman ve tam, ama resimde denizin bir kısmı var.Zamanla her şey yarılanacak.

Soru: Hafızada tam olan bir şey yok mu acaba?
- Hafızada her şey yarım,parça parça.

Soru: O zaman asla tam olmayacak,zaman içerinde hep yarım kalacak, öyle mi ?
-Öyle tabi. Bir çok şeyi yaşıyoruz ve zamanla hafızamızda böyle eksik parçalar olarak kalıyor. Mesela, kapıdan içeri giren deniz ve gemi Dominique'ye birinin gelişini hatırlatıyor olabilir. Belki çocuğunun olduğu zamanda olabilir,kim bilir.

Soru: Eğer kendini resme koymak isteseydin, nereye koyardın ?
-Yerde kitap okuyan ben olurdum. Yada , ayakta kafamı ateşin üstünde ellerimle tutuyor olurdum, pişmiş hafıza.

Soru:Odadan çıkmak isteseydin nereden çıkardın ?
-Denizin olduğu kapıdan.

Soru: Peki,yerde okuduğun kitap ne ?
-Muhtemelen Aylak Adam,yine.

Soru: Kızın elindeki defterin ilk sayfasında yazan ilk cümle ne sence?
-Aklına geldim,sen yoktun.

Soru : Gemi ile kim geliyor ?
- Annem, çocukluğum.

Soru: Sıcak hava balonun içinde uzaklaşanlar kim ?
-Sevdiğim kadın yazarlar.

Soru: Gelmelerini istemez miydin?
-Zaten hiç gelmediler ki.

Soru: Aynaya bakınca kimi görürsün ?
-Her sabah memnuniyetsizlikle baktığım kendim.

Soru: Oradan çıkarken kitapları alır mıydın,yakıp çıkar mıydın ?
-Alırdım

Soru: Odadan çıkman gerekiyor ve üç cümle hakkın var. Yere-deftere ne yazardın ?
-Dolapta yemek var. Isıt. UNUTMA ! ("unutma" büyük harflerle)

Soru: Neden bu cümle ?
-Klasik anne hatırlatmasıdır ve unutmak-unutmamak üzerine takıntımdan.

Soru:Aynadaki fotoğraf kimin fotoğrafı olurdu? Seni tamamlayan bir kişi ya da ayanaya her baktığında görmek isteyeceğin bir kişi.
-Fotoğraf değil de, bir tablo ya da manzara gibi bir şey olurdu. Yeşil bir tepe başında ağacın altında uzanmış,kasketini yüzüne kapatmış bir adam resmi.

Soru: Odada üşür müydün ?
- Hani, ev sıcaktır ama üşürsün ya, ben de o hissi uyandırıyor bu tablo. Yani,sıcaklık kavramı dahi yarım. Küçük bir yorganın altında bir yandan bir tarafların açılırken ısınmaya çalışmak gibi sürekli gayret ve eksiklik hissi.

Soru: O ağaç ne ağacı ?
-Ardıç ağacı.
Soru: Sen o resimde olsaydın,ilk nerelerin yok olmuş olurdu ?
-Kafamın içi boş olurdu muhtemelen, aklım,kalbim ve ellerim haricinde her şey yok olabilirdi.İhtiyaçlılık duygusunun en aza indirgenmesini simgeleyecek şekilde bir görüntüm olmasını isterdim .

Soru: Peki arkadaki hilal ; akşamdan geceye geçiş mi, geceden sabaha mı ?
-Geçiş değiş, o hep var;Çocukluktan itibaren. O kaşımdaki yara izi bence. O da hilal şeklinde. İslamı düşünürsek, hilalin sürekliliği yaratıcıyı anlatır,belki. Hoş, Dominique müslüman değildi ama böyle zorlama bir mana da çıkar. Mesela, bak caminin tepesinde de var ve hep yukarı bakar; Alem adı. Yani,zaman ayrımı yok . 
Hayat desek de olur,klişe belki. Gündüz burası, gece ise diğer gidilecek yer ve ikisinde de hayat hep var. Nereden bakarsma bakayım süreklilik bence o hilal.


Aklın Tek/eri

Kadıköy'ün ortasında 
"oy nazarim nazarim"
Santurî
Şad ol 
                                                                                   o  n  a  l  t  ı  o  t  u  z

Kadıköyde çiçek satan çocuklar
"metrisin önü kahveler"
oysa kahveyi acı bademli içenler
mayısı severler

okumayalım diye yazılır zaten şiir
zaten şiir kitaplarını en arka raflara gizlerler
arayanlardan  sahaflar deliler gibi
 olmayalım diye
belki
tanrıya bir deli fazla
hem tanrı deli oldu en güzel şiirini yazarken 
 satır başı: İnsan

Kadıköyde "simitler el yakıyor ağbiii"
Şair Eşref sopasını saklamış
beni mi gördü
deli mi ne 

Çifte kavrulmuş çocukların bayramında
çiçekleri koparmayınız değil 
iade etmeyiniz kural
sarı çiçek hakkında ne kadar çok konuştular
kırmızı kadın esmer adam 
 çiçek için pazarlık mı olur
bütün kadınlar çiçek olmasın
hem bize de aşı yapsınlar çiçekten

Hadi simit yiyelim eli yanan çocukların bayram gününde
susamların zararını biz öderiz
susmanın kârına ortakçı istemezken 
siz yaka beyaz ruh esmer

kadıköyde martılar
martılar
martılar martı....
martı yazmadan bu şiir olmazdı
şiir
şiir olmasaydı 
ben     de 
li          ol 
maz   dım

Bir şiir okudum Taner'den kalabalık hızlandı
sağ sol askeri darbeler
"bir çay parası ağbii"
sarı boyalı binalarda saklı demli tarih içmek için
sarı biletler gelecek 
sarı lale
sarı taksi
zağar adam
esmer kadın 
kombinasyon

kadıköy iskelesinden hemen hareketle
hararetle gidiyoruz karşıya 
karşımızdan daha iyi görüyorlar bizi
karşımızda yine biz 
yine karşı karşıyayız biz bize 
bu akşam 
karşı 
gelin 
bize 
gelin
karşıya  


not: BOLD karakterlerle yazılanlar hem alt hem üst dizeye katılarak okunursa yazanın kafası taşınmış olur yazıya.

                               o n s e k i z s u l a r ı k a d ı k ö y k o r d o n u y l a b a ğ l ı y d ı k

arka koltukta bordo kazaklı yazılar
 tesbih çeker  gibi sabır çekiyorum 
Allahuekber ! 
Allahım neler geliyor aklıma neler
 ayaklarım ağrır 
 ağır adımlarım
Uzunca bir çayır düşlüyorum 
Koşturun çocuklar üşüyorum
bugün yirmiüç nisan 
söğüt ağacının dibinde bir çeşme 
yaylalar 
 çataloluk harmanında su içer dedem
 dedem öleli çok oldu 
ne soğuk şimdi bin lira

 acı badem seven kız yanı başımda 
defteri kırmızı,gömleği kolalı 
gökyüzü gri bir şiir gibi 
arka koltuk bir yudum suya muhtaç
 kurak toprak
çatlak dudak 
çatal yürek 
iki el 
iki ayak 
dört tekerlek

geçtiğim yerleri unutmakta üzerime yok 
dönüp bakamıyorum bir daha 
geçmişten korkuyorum 
geçmişim 
gelecek diye korkuyorum
ömrümün arka koltuğuna 

                                                                                          y   i  r   m  i   o   t   u   z

                                                               
y    i     r     m     i     ü     ç     n     i     s     a     n     i     k     i     b      i      n        o      n      ü      ç

y i r m i ü ç nisan

bugün   y  i  r  m  i  ü  ç   nisan
en son ne zaman çocuk olmuştuk
ussal egemenlik çağında
içimizdeki sandalyede 
hangi çocuk oturacak
hangi lisan "baba"mızın dilinde

işte geldi  y  i  r  m  i  ü  ç   nisan
bugün çocukca konuşacaktık
koşacaktık meyve bahçelerine
hayallere tırmanacaktık
hani bugün 
bari çocuk olsaydık
hani annemiz nerede şimdi

bugün   y  i  r  m  i  ü  ç   nisan 
ve ben annemi çok özledim....

"Sweet Groin" - Kasıkta aşk başkadır

yüzündeki manaları özlüyorum dedi
yüzümde yüzüyordu suymuşum gibi
anlam oydu
içime girdi
anladı

şarkı anlam kazansın diye öpecekti
tuttum ellerini
dudağıma dokundu kokusu
kasığından öptüm
şarkı anlamlaştı

insan yaşadıktan sonra anlıyor
sartre gibi zaman değer ilişkisi
anlayarak yaşıyorum seni dedim
anladı
mı ?

yaz dedi kızıla boğulurken
masanın üzerine damlıyordu
mum mavi
deniz beyaz
şarap zaaflı
sen kırmızı


Şark/ı getirdim

O geçmişine döner
ben aynalarda kendimi t/ararken
dün çok şey barındırır: o ve ümit  
ne uzun yolculuklarla
dönerim kendime 
çünkü ben kendimden geçmişim

"başımı döndürüyorsun" dedi kadın 
"geçmişe olmamalıydı" dedi adam
"geçmiş olsun" dedi kadın
"geç miş,olsun" sustu adam



*O ÇOCUKLARI: Herkesin bi O'su vardı. En sıkıştığı anda sığındığı,yandığında söndüğü,yanıldığında düzeldiği bir O'su. Burada O belki ulvidir,belki farazi,belki beşeri ama insan ne zaman nefessiz kalsa alır onu ciğerlerinden içeri. O'nun bir de özetilen vir varoluşşsal boyutu vardır,evet,kabul edelim, herkes O olmak ister. Bu üçüncü tekil şahıs ile derdi nedir BEN'in veya tam tersi ne ister ki O'muz BEN'imizden. O hep orada durur gibi güvenle yaşarız,başımız sıkışınca O'na gideriz,parasız kalınca O'nu harcarız,sevgi O ile büsbütün o'lur,çünkü hayat üçgendir, BEN-SEN-O arasında kırılgan sınırları olan.

Bu özneye diğer bir yaklaşım ise gayet tüketimseldir, herkes O o'lmak ister. Kimi bir müdür olmak ister,kimi zengin bir  O o'lmak ister, bazıları aşık o'lmak ister,bazıları aşk o'lmak ister, bazıları O'lmak ister,bazıları ölmek, kimimiz bir sıfat taşıyıcısı,kimimiz sıfatsız özentiler efendisi, kimimiz tatlı bir surat gibi görür O'nu, kimimiz ise asık bir suret. Neden kimse BEN olmak istemez,"kendi" o'lmak neden bu kadar prestijli değil "ah yalan dünyada,yalan dünyada, yalandan yüzüme gülen dünyada". Biri doktor olmak ister annesini babasını iyileştirmek için, kimi ise adalet dağıtmak ister avukat o'lup, kötüleri yok etmek için polis o'lmak isteyene ne demeli peki. KENDİ dışında herkes ve her şey o'lmak ister insan,neden ? O'ysa,o'lduklarında ve o'lmak istediklerine, hatta tüm bunların tam merkesinde KENDİ varken bu gayret nicedir ? Once O o'lunmalıdır sonra diğerleri O'lar. O'nun kalbini durur -evrim- ve Ö'lür. O üzerindeki iki nokta arasındaki zamana hayat deriz. O'lmak,hayatı yok ederek mümkün "dünya barışı" ütopyamız kadar.Ne bu Tanrı o'lma kompleksi..  (işbu metin,fikirdeki uzun bir kitaptan şimdiden yapılmış küçük bir çalıntıdır )


*DOĞURMAKTAN DOĞRU: Doğrular dünyasından herkesin rotası farklı,evet,kabul ediyoruz. Kimimiz aklımızın,kimimiz yüreğimizin kimimiz doğrularımızın kimimiz doğrulmayan sikinin doğrusuna göre ilerler. Sonuncudaki  bu erkeksi hata bildirim deyişi neden? O doğrultuda çocuk yapmıyor muyuz acaba dünyayı yamalamak için ? Aklıyla doğuran var mı acaba ? Akıl anaçtır,evet,doğurgan ama bu manevi çoğalmacılık nüfus grafiklerinde asla yer etmez. Velhasıl,kimse öyle beylik laflar etmesin,herkes bir yerde bir sikin doğrultusunda gider,açık olalım ,kiminin doğrusuna gideceği bir siki bile yoktur,ne acı !İnsanlığın nasıl doğduğunu karıştırmayın,gök gürültülerini sevmiyorum...



*AH B !: Hep yan cepte dururdu birileri,B planı ! Kabul edemediğim doğrularla doluyordu aklım o zamanlar. "Neler duydum Allahım neler,can garip can garip"; ah  bu pek hafif meşrep ruhlar alemi. Parmağında oynatmak isterdi O , kimbilir kimler kimler vardı listesinde,kader denilen kadın bilet keserken... Görünenin arkasındaki O, ne kadar masum bilinmez, belki bir hırsız,belki bir.... "Gözerim ol, gör gösterdiğin kadarını" dedim....Hem susku da manalıdır çok söyleyenlerin maharifetli dilleri kadar.Ah işte,ah bu ürkek aşifte,ah içimi yiyip tüküren güve/n ; duyduklarıma,duymadıklarıma inanmak üzereyim,çabuk söyle çabuk....


*HATIR BAŞI: Tümcelerim de kendim gibi oldu. Hayır,tam tersi. Tek satır halinde yazıyordum,artık öyküleşiyor kelimelerim. Önceden kendi başıma nasıl da kalabalıktım, şimdi ise bağ/cılar diyarında güneşli bağlar kuruyorum. Kalabalığı sevmiyorum, ne tümceler ne de tüm olamamamış ben güzel değiliz bu öyküleştirmeler içerisinde. Tek satır keser beni,uzadıkça kendimi bulamıyorum yalanlar yazdığım paragraflarda. Yalanlar yazıyorum,o'lmayanlar,o'lamayanlar hatrına-hatırasına şimdiden...

*Üstad iki dize okudu Behçetten: 

".......
........
Evlerin içi devir devir değişti
Evlerin dışı pencere, duvar. 


.......
...........
Evlerin içi oda oda üzüntü,
Evlerin dışı pencere, duvar.  

......"


Cennetteyiz Antigone

Masanın kenarındaki çiçek sarıydı,birbirine sarı-lmış bir kadın ve bir erkek yol kenarında bakışmalar,öpücükler .. Sarı bilet kesildi bize bu bahar mevsminde Antigone kırmızı perdeye giderken ve yine yalnız kahve içerken. Köpüğü üzerinde kırk yıllık hatıralarız işte,tarih dediğin şey gelecektir. Kırmızı fonlu hatıralar bir gün bir ülkede bir duvarda kafa tutarken akışına zamanın,asırlık mazilerden borç alıyoruz kesin, kesin biletleri,çalın davulları. Farkında mıyız farkımızın, cennetteyiz. Ne gülmece ! İddiayı kaybettim, bana kalan büyük bir sarıydı.
                                                                              s    a    a   t   o   n    s   e   k   i   z   s    u    l    a    r   ı

Silah sesleriyle açılır perde ve kanlar içerisinde uzanır iki prensi Thebai ülkesinin. Savaş nasıl da birleştirmiştir iki kardeşi – burada bir anlam karmaşası var gibi sanki- belki sadece öldükleri anda ve öldürdükleri anda. İşte tam sırada ben “oradaydım” kahin,orada taşların üzerinde biri usulen hadese giden biri asillikten uzak akbabalara yem olmaya yola çıkacak olan yerde yatan iki cansız beden kardeşin tam da baş ucunda,kadınların ağıtları arasında. Kahin de oradaydı,o anlattı her şeyi,kısık ve ağlamaklı sesi  ile durumu özetledi. Oradaydım işte ben de, Oedipus soyu kururken, Tiran kurallar viran bir ülke,yaslı kız kardeş; ah Antigone ! 
Antigone dirayetli malum” kudretlidir insanoğlu” . Feryadı figan kadınlar,Antigone birbirini vuran iki kardeşi başında birbirine kıydıran savaşa haykırır. Antigone güçlü kadın ama isyankar : “başına çelenk taksın bana bu derdi tattıranlar”. Başlar zamanın ellerinde yazgıları beklemeye ve yazgısı olanın kaderidir beklemek olsun” sabırlıdır insanoğlu”.

Thebai kralı olur amca Kreon, fakat tebasına sormadan anca kural koyar Kreon. Kul kulluğunu bilmezken unutur Tanrı bile kendini.Kendi bildiği en iyidir,Zeus aşkına be adam ! Öz yeğenini akbabalara leş gibi sunabilen,mezarını kazan Antigone’yi canlı bir mezara sokan amca Kreon. “Efendimiz,efendimiz, gözlerimle gördüm efendimiz ; nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum,söylesem mi onu da bilemiyorum ama söylemesem uykularımda rahat edemeyeceğimi biliyorum” diyen habercinin söyledikleriyle beslenir yasalar,kulaktan dolma yürekten artık.

Oğlu,yakışıklı prens ve Antigone nin nişanlsı. Dinletemez babasına kuralların kuralsızlığını bir türlü. Babası ona çek yazıp "o kızın peşini bırakacaksın" demeyecektir elbette ama olur da vermeyecektir bu evliliğe. Antigone kardeşinin kuşlara yem olması için bırakılan naşına eleriyle toprak attı diye canlı mezara gönderilirken sevdiği adamın saray da işi ne. Düşer peşine sevdiğinin ; gör Kreon, kuralları sen koydun sen olabilmek için, gelgör ki yemeği sen yaptın bir tek sen doydun; lafı sen söyledin bir tek sen duydun;"Akrep gibisin be kardeşim" ! Kalmadı kimse etrafında, anne bak… Hemen koro girer ve başlar şarkısına, ee malum “ tedbirlidir insanoğlu”.


Yola düşer Prens Antigone nin peşine,dağlara vurur – neden bu tarz aşk hikayelerinde aşık olana DAĞ gibi bir yük verilir, başka bir doğal öge kullanılmaz o an merak ettim-  o sırada Antigone kendini yaşmağıyla asmış cansız yatıyordur yerde,Prens gelmiş canı olamamıştır babasının cani olduğu kadar bi sevdiği bir insana.” Efendimiz efendimiz oğlunuz efendiniz, Antigone nin peşine düştü ve gitti bir şey söylemeden” , haberci kıyak adam, detayları kaçırmaz. Düşer peşine oğlunun Kreon ta ki oğlu kendi kollarında kendin bıçaklayana kadar. Ah kutsal anne,ey hades ve ay sen kardeşi kardeşe kırdıran savaş tanrsı Ares. Bak kimse kalmadı etrafında , anne bak kral yalnız !

Böyle sona gider oyun. Kuralları kendi kafasına göre koyan ve uygulayan ,  her şeyi bilmeyi tabu edinmiş bir insan evladıdır Kreon, ki kendi evladına dahi cezayı uygun görmüş bir babadır oysa cezanın ağırını vermiştir babalığından mahrum bırakarak. Babalar öyle olmasın,böyle olsun:

Antigone dik başlı,asil ve cesur kadın. Kuralları koyanlar mı büyük uyanlar mı bilinmez , yahut kuralları koyan kimdir gerçekten “ tepede beyaz bir saray,saratda soytarı bir kral “ mı vardır…Sorgu… Büyük laf eden mi lafı büyük olan mı büyüktür'e kadar uzanan bu sorgulamanın sonu gelmez elbet,ağlama! Kızıl yaşmak ve ortasına saplanmış bir bıçakla kapanır sahne ve perdeye bulaşır kan içinde öyküleri. Ey Zeus,Olympos’tan in aşağı,insanlık sahnemize gel,Tanrı olmak kolay insan insan olamazken insanca.Evet "ölüyordu insanlar,yaşayanlar yüzünden" ; nasıl bir varoluş.....

 Platon, senin “Devlet”ini okumamış Kreon.... Hem,”Halk neyse devlet o’dur,devlet neyse halk o’dur” ;öyle mi gerçekten ? Bizim O’muz nasıl görünüyor oradan Zeus? Şad ol Antigone, Camus’u hatırladık ve Thebai'yi anladık siz ölürken : "Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın." Hadi bakalım !

                                                                   s  a   a  t   y    i    r    m    i    i    k    i     s     u      l      a    r   ı

Eve geldim,kapıyı açınca evde bir ses olmaması ne güzel bazen. Kulağımda "bugün" şarkısı dolanan kadın, kızılı saçlarında,notaları haykırışlarında doyasıya sevdiğim kadın; iyiki doğdun dedim sana. Bu sefer şarap ile kutlamadım doğum gününü olsun ama çay var,hadi "nehrim ol gel ak yine,kelebek ol gel uç yine".... Ben hala onyedimdeyim...

                                                       g e  c   e   y   a  r   ı  s  ı  "b  e   n"   f   a   z   l   a   s   ı   s   u   l   a    r   ı 



                                                                           o   n   i   k    i    d   ö    r   t   i     k   i   b   i   n    o    n   ü   ç 


Not: Yönetmenden önsöz:




Basit

Nasıl da çocuklaşır insanoğlu ,sıradanlaşır. Oysa çocukluk deniz gibidir masmavi ve tertemiz. Belli ki kirlenmiş,belli av arar ruhu insanın. Tam o sırada ben kadıköy'de denizi izliyorumdur , os ırada Süreya annesinin elinden tutmuş trene binecekken mesela, birden mavi çocuk kudurur, hiddetli hiddetli bağırır : anne.....baba..... Sonra başlarım yazmaya usulca kara kalem deniz defter. "Kimse seni istemese de sen yan cebinde durursun hep; öyle isterler."

Sözler bazen hep kolay çıkar ağızdan gitmek kadar,ayaklar ahengi arar ve sözlerden hızlı ilerler. Kendimi kandırmadım hiç ve dedim ki gerçek ile suret adımda gizlidir.Ne beylik laf ! Sevişmeyi yeni öğrenmiş bir kadın edasıyla utanarak girerim koynuna geceleyin şavkına yıldızımın. Dersine iyi çalışmış ve artık gecelerine sızan acıdan kurtulmak için sevişmek isteyecektir,ustaca - marifetli.Sonra simit susamdan ayrılır,çay soğur ve ben düşünürüm hala kara kaplı suları masmavi defterlerde. "Ben" ya bir gün olacaktır ya basitlikler karşısında ölecektir,öldürecektir,katil olacaktır. Usulca elim cebime gider ve çakıma bakarım. Yasal sınırlar içerisinde taşınabilecek kadar büyüktür ve cüzdanımda sakladığım kimsenin bilmediği maça as kağıt bir şey anlatır bana basit leş. Kara kalbim ve hafif meşrep karanlığım kırmadan kalemini ,sustururum martı seslerini.Jonathan usta yalnız, Lili hala az biliyor; en azından beni benden.Jonathan derdi büyük,Lilli ağlamaklı ve ayniyet dolu geçmişiyle. Lilli bizim gibilerin yaşayabileceği bir yerler hep var, bot şeklinde şarap mahzenli.

Kara kaplı defterlere hayranım hep,etrafını sularla çevrelerim genelde;fakat bu sefer yakacağım diye korkarım basitlikler karşısında; yazan kadar basitleşmesin defterler.Ama yok, ada dediğin böyle olmalı albayım,bize yaşayacak yer gerek, "biz kuğu değiliz,insanız,yumuşacık karnımız" gibi bir slogan ; gayet basit,belki isterik,belki,belkisiz 73 numaralı bir kamarada defterler ve balkonlar, "hızlıca silivermiş,pek âlâ"....

Susmuk

Susarak da olur her şey, susarak kulaklar paklanır. Ayakların verdiği söz vardır ve nihayetlenir. Şarkılara kaçanlar bir gün şarkılardan da kaçarlar, gitmek hep vardır, sus ! Var mı öyle susabilen Aziz abi gibi, Ahmet kardeş gibi.... Defterler emekçidir kurşun kelimelere,var olsun, BEN olsun....


SUSARAK

Güneş altında söylenmedik söz yokmuş..
Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi..
Ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz..
Bende söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde..
Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik...
Bende susuyorum sevgimi saklayıp içimde....
Duyuyorsun değilmi suskunluğumu nasıl haykırıyor...
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim ...
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde .....
 
AZİZ NESİN
 
                                                              ***********
 
 

Sokak h/içlenmesi


6.4.2013 , 22:20 .... Tarihsiz yazılmaz malum, tarih bizi yazar oysa biz tarihi yazıyoruz sanarken,belki de.. Masanın üzerindeki boş kadehin arkadasındaki mum ışığının kırılması cam etkisi mi can etkisi mi gözlerimde dolu dolu... Karanfiller,kırmızı ve beyaz ama koordinatın hakkı verilir ve burada yalnız fransız olunur, burası o sokak işte. Oysa :"Sen beni öpersen belki de ben Fransız olurum
                            Şehre inerim bir sinema yağmura çalar....." öyle sanıyorum en azından. Hadi çık gel ,mısraları al ve öp beni desem ! Nasıl zor ! Nasıl Kırmızı !


Saki kadının ellerinde hayat bulur şişe, kırmızısızısı bulaşır içime yakutun. Uyanda gel Tuana, "sana söz ".


Pera sokağında bir yaşlı sokak insan öfkeli,arbadaki genç adamı azarlıyor. Ne oluyor diye duruyorum biraz.

Adam:  (yine sokağın olan köpekleri gösterek) Onlar da sen kadar insan, can taşıyor laaan. Ne yapıyorsun seeen?
Genç:  (arabanın camından ağrı) Tamam dayı,ben onları niye ezeyim.
Adam: Ulan onlar da can lan, (gencin yanındaki kadınları işaret ederek) onlardan utan,yanındakilerden utan lan amınakoduğum.

Balkonda bir çift oturuyor,ne saadet ; bir gün gidersem o balkona ama romans yok ! Sevmedim bu romantizmi ama burada bir "ambiyans" var. Sigaranın ucunu yaladım ve yaktım Dr. Hayır'ın anısına. Hadi vuralım kendimizi şaraba,kedere ve aşka "; hadi şerefe.... hadi dans edelim, tarih bizi latin yazsın....

                                                                     ***
07.04.2013; 04:00- 06:00 arası insan manzarası sidikli kontesler,alkolik çapkınlar ; sokak kenarında duran üç kişiyiz, bak bir ayyaş yaklaşıyor. Sağ yumruğumu sıktım,elinde dolu bir bardak.

Adam: (yanımdaki arkadaşıma) Abi,sigaran var mı abi?
Serdar: Var,al bakalım.
Adam: Sağol abi,sen çok iyi bir insansın abi. Öpücem dur.

Ben o sırada kaşlarımı çatmış yumruk atıp atmamakta tereddütlü halde ona bakıyorum.

Adam: Abi bana kızıyor ama bir soru soracağım; yalnız mısın abi ? Evli misin?
Serdar: Evet evet yalnızız
Adam: Ben de yalnızım be abi, ben yandım, ben bittim. Neyse,abi kızıyor. Ben bittim...Ben yandım... diyerek uzaklaşıyor.

Takım elbisesi işi hakkında küçük ipuçları veriyor. Otuz yaşlarındaki bu adamın bu halini kendisi görse benden önce yumruğu o oturturdu suratının tam ortasına. Sokakta yalpalayarak ilerliyor arabaların kornasına ve içinden gelen gürültülü müziklere aldırmadan. Vaktiyle gelip çokca eğlendiğim bu sokaktan iğreniyorum o anda. Ondan önce hatta. Travestiler, iki dakikada pazarlığı tamamlayan fahişeler,sex işçileri ve bağımlıları. Ayakta duramayan insanlar mı insanlıkları mı soruyorum, soruyorum ama kime. Nafile. İki saat konuşmadan izliyorum sokakta,suç mahali,tiksiniyorum bu boşluktan, manasızlıktan. Eve geliyorum sabahın sekizinde ve sokak filmi izliyorum ve karışıyor gece gündüz ile,serbest bağırıyorum işte....ağır roman....

Şimdi sen beni öpmesen diyorum
Hani utandırmasak martıları
Sen boş ver söylediklerimi
Ben boş konuşurum sen dolsun diye içleri.

 Durdurulamaz bir gidişat gece gölgesizliğinde
İçki akan sokaklarda seni beklerim ben ,bil
Sarhoşluk ağır laf olur huzurunda ne hâd
Suretler diyarında bir öz var dediler,gel de bul

Ellerim çabuk üşür çekilince sular denizden
Ertelemek kötü alışkanlık deyip dur
Kim daktilo alacak bana
Akordeon ve piyano
Sen ? sen ? sen ? hayır, sen 

Bütün gece uyumasam ne olur
Kimliği mi kaybetsem mi kimliksiz olurum
Şimdi rengin nasıl da mavi 
Ak kanatlarını çırptığın kara benzimdeki deniz

 Şimdi orada olsam sen olsam sen
Düşü heybetli  sidik kokan duvar diplerinde
Şimdi birileri için sevişme vakti
“Seher yeli  nazlı yare bildir beni “
Mesela sen orada olsaydın
Ben gelip geçene boş boş bakmasaydım
Sen boş bakma bana sakın
Ben boş bakarım  siyah ki sen ak  gözlerimde

 
Hem sen gelsen  belki de anayasamız değişir
İlk üç maddesi en başta
Bir Ben suretler içerinde “İl cattivo”
İki bonuştukça sen batıyorsun içime
Üç ustuğum zaman ben oluyorum

Artık susmalı içimdeki Godot
Onu bekleyeni varken
Kafa ağrısı gibi bir film izlerim sonra
“İncelikli haytayım
Şimdilik ölene kadar hayattayım”


Korkunun ecele katkı payı çok ekonomimizde sevgilim
Açık veren sözlerim gülme krizine sokar
Bak güneş doğu/ru/yor oğlu olmuş
Haydi heybene sar beni
Aynı sabahın dokuzu
Çanakkale şuracıkta  ellerinde zeytin balı


08.04.2013,02:10 .... Kahve ve çikolata...Ardından "Coffee and Cigarettes"..... Gülümse....Dışarıda bir fırtına dingin geçen günün ardından. Marmara yine isyankar, yağmur yine deli gibi. Şimşekler çakıyor,herkes uyumuş. Yağmurun romantizmine Can baba kadar inanırım.